Londra

Londra Atilla’yla uzun zamandır gitmek istediğimiz ama nasıl olsa ileride de gideriz diyerek ertelediğimiz bir destinasyondu.

Yaklaşık 5 ay önce Aralık ayında çok uygun fiyata gidiş dönüş uçak bileti bulunca planimizda degil iken hemen planları yaparken bulduk kendimizi. Vizeleri aldık ve Londra’da Richmond bölgesinde yaşayan çok yakın arkadaşlarımız Ozge ve Semih’in daveti ile onlarda kalmaya karar verdik.

Günlük planlara ve önerilere girmeden şunu söylemeliyim ki Londra çok çok güzel bir şehir. Bir çok farklı bölgesi var ve her bölge birbirinden farklı ayrıntılarla kendini sevdiriyor. Örneğin şehrin merkezi olarak da bilinen City of London Thames nehri kenarında köprüleri, parlemento binası, London Eye ve Big Ben saat kulesi civarında Londranın sembollerini yaşarken, Soho’da  sokaklarda kaybolup akşam üstü iş çıkışı gelen Londralılarla bir pub da yağmura karşı bira içmenin keyfine ayrı varıyorsunuz. Ya da Hyde Park’ta Marks&Spencer/Wholefoodstan aldığınız muhteşem taze sandviç, meyvelerle çimlere yayılıp piknik yaparken, Covent Garden/Soho’da thai,meksika, ispanyol, peru, japon,çin gibi uluslararası egzotik mutfakların tatlarına bakabilirsiniz. Daha alternatif takılayım diyorsanız da rock, punk muzik, street food ve vintage modasının kalbi olan Camden Stables’da gezip, hipsterlarla takılayım derseniz Shoreditch bölgesine kendimi atayım diyebilirsiniz.

Londra’nın kolları her tarzdan, her tattan insanı kucaklamaya açık. Lokal halkı çok kibar ve yardımcı. Bizim bir metro bileti sıkıntımız olmuştu, metro sorumlusu canla başla bizi durumu açıklayarak yönlendirdi.

Havası evet bulutlu ve yağmurlu (bu arada biz 5günün 3günü yağmura denk gelsek de arkadaşlarımız bilindiği kadar yağmurlu olmadığını söylüyor) ama parkları ve yemyeşil ve tertemiz sokakları, tarihi binaları, sanat etkinlikleri, çok rahat ulaşım imkanları ile çok yaşanılası bir şehir. Pound TL arasındaki değer farkını düşününce Türk olarak gezmenin pahalı olduğu doğru; fakat orada hem çalışan hem yaşayan birinin yaşam kalitesini Türkiye’deki denge ile kıyasladığımızda Türkiye’den hiç bir farkı yok, hatta daha uygun bir seviyede diyebiliriz. Kim bilir belki gün gelir biz de Ati ile yolumuzu burda buluruz:) Kaldığımız süre boyunca şehre bizi çağırsın diye bu enerjiyi verdim.

Gelelim gezi programımıza ve birkaç yararlı bilgiye. Biz şehre en uzak olan Stansted havaalanına indik; buradan National Express Couch isimli otobuslerle merkezi noktalara gidip, oradan metrolarla otellere ulaşmak en kolayı. Biz Richmond’da kalacağımız için orobüsten Mile End istasyonunda inip, yeşil hatla direk Richmond durağına gittik. Yol aşağı yukarı 2saat sürdü (1 saat otobus, 50dk metro). Londra’da otelde kalacaklar için önerimiz mümkün olduğu kadar merkezde kalmak ve 1-2 numaralı bölgenin dışına çıkmamak. Yani Westminster, Soho , Kensington en merkezi noktalar arasında sıralanabilir. Ulaşım için Oyster card almak en mantıklısı; şehir içindeki tüm metro hatları, otobus ve trenlerde kullanılıyor. En başta alırken bölge seçiyorsunuz; aslında 1-2 merkezi Londra’yı gezmek için yeterli fakat Richmond 4.bölgede kaldığı için biz 1-4aldık.

İlk gün direk evlerinde kalacağımız arkadaşlarımızın yanına Richmond’a geçiyoruz. Bavulları bıraktıktan sonra civarı dolaşmaya çıkıyoruz. Richmond ne kadar şehre uzak olsa da, metro ve tren istasyonuna çok yakın olduğu için ulaşım çok rahat. Bölge çok sakin, 3-4katlı mustakil, minik bahçeli evlerin olduğu, Londra’nın en büyük parkı Richmond parkına yürüme mesafesinde, nehir kenarında ufak restoran ve pubların olduğu, küçük ama içinde herşey olan minik çarşısı ile çok yaşanılası bir bölge. Özellilkle Richmond park en sevdiğimiz detaylardan oluyor. Kraliyet ailesi eski avlanma bölgesi ve hala içerde geyikler yaşıyor. Park içinde bisiklete binerken yanınızdan geçmesi çok olası. Parkın içinde uzun bisiklet yolları ve bir gölet mevcut; mayıs ayında burda olmanın şerefine doğa rengarenk. Bu bölgeyi çok seviyoruz. Akşam merkezdeki Argentine Steak House’da çok lezzetli cheesy starterlar ve steak yiyoruz.

2.gün haftanın en turistik günü ilan ediyorum. Şehrin sembolleri olan Thames nehri ,London-eye, Bigben, Parlemento binasını nehir kenarından yürüyerek görüyoruz. London Eye’a binip şehri yukardan görmek çok isterdik ama çok kuyruk olduğu için zaman harcamak istemiyoruz. London Eye’dan yürüyerek Westminster köprüsünden karşıya geçiyor ve Parliament Square Garden’a geliyoruz. Burası içinde İngiltere tarihine imzasını atmış ünlü isimlerin heykellerinin olduğu, sol tarafında Lady Di’nin ölüm seremonisine ve bir çok kraliyet üyesinin düğün ve ölüm törenlerine ev sahipliği yapmış Westminster Abbey kilisesi bulunuyor. Burası fotoğraf çekilmek için doğru nokta; siluette tüm sembolik noktalar kadraja giriyor; tabiki hakkını veriyoruz:)

Buradan devam edip en çok sevdiğim parklardan biri olan St James parka yürüyoruz. Yine içerisinde ufak göleti, etrafında oturma alanları ve minik köprüsü üzerinden London Eye manzarası ile çok keyifli. Londra’daki tüm parklar için önerimiz etraftaki deli süpermarketlerden mamalar alıp, çinlere yayılıp piknik yapmanız. St James parkı sonrası istikamet Buckingham sarayı ve Green park. Saray tahmin ettiğimiz kadar ihtişamlı değil ama nöbet değişimi yapan ingiliz askerlerini klasik kostumleri ile izlemek güzel oluyor.

IMG_9016

O gün çok yağmurlu olduğu için Buckingham sonrası British Museum’ a gitmeye karar veriyoruz. Burası İngilizlerin tüm dünyada farklı medeniyetlerden taşıdığı eserlerin olduğu harika bir müze. Giriş ücretsiz ve içerde Mısır mumyalarından, Roma sütunlarına, Asur kapılarından, Mısır tabletlerine , Easter island devasa açık hava heykellerine kadar bir çok eseri görmek mümkün. Biz çok beğendik, kesinlikle1,5-2 saatinizi ayırmayı öneririz. Önce dünyadaki bir sürü eseri toplayıp getirmişler diye kızarken, ortadoğuda herşeyin savaşlarla yerle bir olduğu günümüzde Mezopotamya’nın bu ihtişamlı eserlerini hala korudukları için takdir ettik.

 

Müze gezmekten yorgun düşen ayaklar durmuyor ve Covent Garden’ a yemek için arkadaşlarla buluşmaya geçiyoruz. Covent Garden birçok mağaza, restoran ve pub’ın olduğu çok canlı bir bölge. Neal Street, Floral Street ve Seven Dials en sevdiğimiz sokakları. Yemek için Floral Street’de Busaba Eathai isimli thai food restoranına gidiyoruz. Thai yemekleri sevenler için çok doğru bir adres. Bu arada İngiltere’nin kendine özgü çok özel bir mutfağı olmadığı için buraya gelenlere önerimiz mümkün olduğu kadar uluslararası mutfakları, özellikle uzak doğu ve latin amerika mutfaklarını denemeleri.

Yemek sonrası da bir çok dünya bira markasını bulunduran The Porterhouse pub’a gidiyoruz. Üçüncü gün plan Hyde Park ve çevresini gezmek. Parkın biraz daha güneyinden, Kensington bölgesinde inip gezerek yukarı çıkmaya karar veriyoruz. Sloan meydanında inip önce Saatchi Gallery’i geziyoruz; sonra Kings Road’dan yukarı çıkarak Harrods’a giriyoruz. Harrods’un özellikle gıda bölümünün iç dizaynını görmek için gezmenizi şiddetle öneriyoruz. Deniz ürünleri, et ürünleri, çikolatalar gibi her bölümün kendine has dizaynı ve dekorasyonu harika.

Vee sonunda günün en sevdiğim anına geliyoruz, Marks & Sperncer Food Hall’dan öğlen yemeği için atıştırmalıklaımızı alıyor ve Hyde Park’ta çimlere yayılıyoruz. İstanbul’da en çok eksiğini hissettiğimiz bu anın tadını çıkarmak için saatler az geliyor.

3 gündür o kadar çok yürüyoruz ki, artık bacaklarda hal kalmadı. Neyseki Londra’da çok gelişmiş bir otobüs hattı da var ve Oyster card burda da geçiyor; bu yüzden otobüs ile bazı mesafeleri kısaltmayı öneriyoruz. 5 gün kalmamıza rağmen şehir yürü yürü bitmiyor yoksa. Otobuslerin üst katında en ön koltuğu kaparsanız, şehri yukardan izlemek de çok keyifli.

Hyde Park sonrası Notting Hill ve Portobello market’a gidiyoruz. Tabiiki Notting Hill filminden sahneler bizi karşılıyor. Burası ufak rengarenk binaların olduğu, kocaman bir açık pazarın kurulduğu, genelde şehrin bohem hayatının yaşadığı bölge. Portobello Road’da açılan Portobello pazarı Londranın en büyük pazarlarından, biz tam kaldırılma zamanına denk geldğimiz için çok keyif alamadık ama pazarı gezmek çok keyifli olabilir. Tabii ki Hugh Grant’ın kitapçısına da uğramadan geçmiyoruz.

Yine yürümekten yorulan bedenleri Granger& Co cafede güzel bir kahve ve tatlı ile ödüllendirme zamanı artık. Burası Portobello caddesine çok yakın Westbourne Grove isimli caddenin üstünde güzel bir café. Buranın kahvaltısının da çok iyi olduğunu önermişti arkadaşım; kahvaltıya denk gelemedik ama kahve ve tatlılar çok lezzetliydi. Tavsiye edilir.

 

Notting hill bölgesini de tamamladıktan sonra otobuse atlayıp Oxford’a geçiyoruz. Oxford caddesi, upuzun bir caddede iki taraflı mağazaların olduğu bir alışveriş cenneti. Ama buraya akşam üstü yorgun olarak gelmek olmuyor tabiiki. Alışveriş yapma niyeti olanlarn erken saatte gelip birkaç saat geçirmeleri önerimiz; her tarzda magaza bulmak mümkün. Selfirdges de bu cadde üstünde, gelmişken bu high-end department store’u da gezmeyi öneriyoruz. Evimizin Mr Selfridges’I Ati’mizi önünde fotoladıktan sonra Ati’nin arkadaşı Metin ile buluşup Soho’ya geçiyoruz.

IMG_4023

  1. gün Tate Modern müzesini gezmek içn davranıyoruz. Birbirilerine yakın bölgelerde olduğu için ilk önce açılır kapanır köprü Tower Bridge ve çevresini geziyoruz ve arkasından müzeye geçiyoruz.

Tate Modern’da birkaç özel serginin dışındaki sergiler ücretsiz. Surreal sanat sergisinde Dali ve Picasso’dan bir çok var. Monet, Andy Warhol’un harika eserlerini de görmek mümkün. İki tane Tate müzesi var, modern’in daha keyfli olduğu yorumlarını almıştık.

 

Muzeden sonra, Soho’ya geçip Ati’nin diger bir arkadaşı Emil ile buluşuyor ve Londra’da son dönemlede pek hip olan Peru mutfagını denemeye karar veriyoruz. Ceviche isimli restora gidiyor ve muhteşem ispanyol aksanı ile ingilizce konuşan kıza menüyü anlattırdık sonra ceviche ( limelı bir soru olan marine levrek) , aji de gallina (tavuk yemeği), lomo saltado (et yemegi) ,canhca (kavrulmuş mısır taneleri) ısmarlıyoruz.Kokteylleri mutlaka denenmeli; zaten pisco sour geleneksel içkileri ve yine içinde pisco olan la Herradura çok lezzetli. Bir de Tsunami rider denedik ama viski tadı çok agır geldi. Peru mutfagını ilk defa denedik; begendik mi dersek sunumu ve görselliği çok güzel; yemeklerin çoğu avakado ve asidik soslar ile tatlandırılmış, hafif ve lezzetli yemekler. Porsiyonlar biraz ufak olduğu içinfarklı çeşitler söylemekte fayda var.

IMG_8722

Yemek sonrası da Soho bar’da birer bira ve kokteyl içip yağmurun altında son enerjimizle Carnaby Street, Kingley Court ve Piccadily’ de geziyoruz. Piccadily, müzikalleri gösterildiği tiyatroların toplandığı bir bölge. Bir nevi Broadway. Londra’da tek aklımızda olan ve yapamadığımız müzikale gitmek oldu. Londraya tekrar gelmek için bahanemiz osun diye sonraya erteliyoruz.

 

Vee son gün; ayaklara kuvvet uzun bir gün bizi bekliyor. Önce kaldığımız muhteşem Richmond bölgesindeki Richmond parkı geziyoruz, Sonra Marylebone’a geçip, arkadaşlarımızla öğle yemeği için buluşuyoruz. Bizi İberica isimli çok güzel bir ispanyol restoranına götürüyorlar.Herşey çok leziz. Kesinlikle öneriyor ve Londraya gelirsek bir daha gideceğimiz restoranlar listesine kaydediyoruz.

 Yemekten sonra hemen yakındaki ambiansı çok guzel bir kitapçı olan Daunt book’a gidiyoruz. Envai çeşit gezi kitabı bulmak mümkün.

 

Kitapçıdan çıkıp Monocle’da güzel bir kahve içiyor ve ardından Camden bölgesine çıkıyoruz. Camden’ın kendine özgü çok farklı bir havası var. Alternatif muzik ve vintage’ın kalbi Camden’da sokakta oturup insanları saatlerce izleyebilirsiniz. Gezilmesi gereken yerler, Camden Lock market- street food cenneti; Stable vintage pazarı- vintage/ ikinci el kıyafet/aksesuar severlere; burası Amy Winehouse’un yaşadığı bölge olduğu için, onun takıldığı bar-the Good Mixer, nehir kenarındaki Dingwalls bar.

 

Son günümüzün son saatlerini de Shoreditch’i görmek için ayırıyoruz. Londra’ya gelmeden okuduğum bir çok blogsa bu bölgenin yeni yeni geliştiği ve bir çok hipster mekanının bulunduğu yazıyordu. Biz yağmura denk geldik ama güzel bir günde sokaklar arasında kaybolarak yürümek çok keyifli olabilir. Hiç beklemedğiniz yerden , çok farklı konseptlerde mekanlar çıkıyor. Örneğin biz çok güzel bir motorsiklet café club’a denk geldik. İsmi Bike Shed MotorcyleClub. İçinde restoranı, beriberiJ, motorsikler malzeme ve kıyafetleri satan ufak bir magazası ve motorsikletini parkedebilecegin ufak bir garajı ile muhteşem bir konseptti. Ati’nin tabiki gönlünü fethetti. Shoreditch için elimizde spesifik bir restoran önerisi olmadığı için Londra’nın leziz hamburger zinciri Byron’da hamburgerleri hüplettik-çok lezzetli gerçekten.

 

5 tam gün gezdiğimiz Londra, aklımızda çok güzel anılarla yer ediyor. Oncelikle Ozge ve Semih’e cok tesekkur ediyoruz. Tekrar gelmek ve bu sefer çok koşturmadan lokal yerlerin tadına daha çok varacagımız, Hyde parkta saatler geçirebileceğimiz, Richmond parkta bisiklete binip piknik yapabilecegimiz., Soho’da uykumuz gelmeden bar hopping yapabilecegimiz yeni bir seyahat diliyoruz.

 

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s